Çaykara Kültür Sanat ve Yayıncılık Ltd. Şti

Prof. Dr. Hikmet Öksüz’ün kaleminden Çaykaralıyı etkileyen üç yanlış bilgi

Çaykara; aklın egemen olduğu, bilginin peşinden koşulduğu ve hikmetin yaygın olduğu bir coğrafyanın adıdır. Böylesi bir servetin ve bunu oluşturan erdemli insanların yaşadığı, kimlik bulduğu bu beldede bazı yanlış bilgiler, yanılgılı kanaatler ve anlamsız yakıştırmalar da yok değildir.

Bu yazımızda kaynağını sorgulamadan konuşulan, konuşuldukça yaygınlaşan, yaygınlaştıkça inanılan bazı konuları incelemeye çalışacağız. Bunu yaparken okuyucuları düşünmeye, muhakeme etmeye ve itidale davet edeceğiz. Çünkü itidali elinden bırakmayan bireyler sağlıklı düşünür ve doğru bilgiye daha kolay ulaşır.

Üzerine gideceğimiz ve tartışmaya açacağımız konular kendi içerisinde bazı hassasiyetler taşımaktadır. Bu hassasiyetleri tartışmaya açarken cesaret kaynağım, bu yörenin bir evladı olmam ve mesleki birikimimdir. Temel amacım yanlışın üzerine gitmenin bir fazilet olduğuna dair vicdanımda oluşturduğum inancımdır.

Ahlâk, doğrunun peşinde olmayı emreder. Yanlışın da karşısına dikilmeyi!

Böylesi bir giriş yaptıktan sonra hemen hemen her Çaykaralının kenarından köşesinden bildiği ya da zaman zaman konuştuğu konuların üç tanesini tartışmaya açalım. Bunlar;

1. Çaykara’nın Mekke ile aynı meridyen üzerinde bulunup bulunmadığı,
2. Hacı Ferşad Efendi’nin Şapka Meselesiyle ilgili olarak Atatürk ile tartışmaya girip girmediği,
3. Makarios’un Çaykaralı olup olmadığı meselesi.

Bu meselelerden birincisine vereceğimiz cevap; Çaykara’nın kesinlikle Mekke ile aynı meridyen üzerinde bulunmadığıdır. Mekke’nin boylamı 40 derece 15 dakika doğu, Trabzon’un boylamı da 39 derece 43 dakika doğudur. 40 derece 15 dakika doğu boylamı Araklı üzerinden geçerek kuzey yarım küre boyunca ilerler. Biraz daha hassas ölçümler yapıldığında bu boylamın Trabzon’a biraz daha yaklaşabileceğini söyleyebiliriz.

Bunda ne var diyebilirsiniz. Ben de aynı şeyi söylüyorum. Mekke üzerinden geçen boylamın Çaykara üzerinden geçmiyor olması insanlara eyvah dedirtecek bir şey değildir. Geçiyor olması kutsallık ifade etmediği gibi, geçmiyor olması da tersini söylemez. Bu boylamın sadece Müslüman ülkelerden geçmediği, Karadeniz üzerinden kuzey kutbuna doğru uzandığını düşündüğümüzde Rusya coğrafyasında hangi şehirlerden geçtiğini de akıllarda tutmalıyız.

Uzun lafın kısası, Çaykara’nın Mekke ile aynı boylam üzerinde bulunduğu kanısına dayanılarak yarı şaka yarı ciddi oluşturulan “Belde-i Mübareke/Çaykara- Aziziye” tabirleri yanlıştır. Bu yanlış nitelemenin perçinleşmesine yine şaka yollu bir benzetmenin katkı yaptığını belirtmek isterim.

Çaykara’daki bazı çay ocaklarının duvarlarında şöyle bir levha asılıdır:

“Dünyada üç mübarek belde var. Bunlar: Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Çaykara- Aziziye. Prof. Dr. Hasan Özyurt, KTÜ İİBF Dekanı”.

Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde uzun yıllar hocalık ve idarecilik yapan Hasan Özyurt, Orduludur. Hasan Hoca, çevresine pozitif enerji saçan, aynı zamanda şakacı bir kişidir. Muhtemelen bu tabir, meslek hayatında çokça karşılaştığı Çaykara kökenli insanlardan dolayı bir sohbet sırasında doğaçlama şekilde yapmış olduğu bir nitelemedir.

Başka da bir şey değil.

İkinci konu, Yeşilalan Köyü’nden Hacı Ferşad Efendi’nin Şapka Meselesinden ötürü Atatürk ile tartışmaya girdiğiyle alakalıdır.

Bu konuyla ilgili vereceğimiz cevap, böyle bir diyaloğun kesinlikle gerçekleşmediği yönündedir. Böylesi bir cevap, ilim ve tasavvuf alanlarında haklı bir üne sahip olan ve bölge insanı üzerinde hayli etkisi olan Hacı Ferşad Efendi’ye bir zeval getirmeyeceği gibi, böyle bir ihtiyaç da doğurmaz.

Kanımca bu, Cumhuriyetin ilk yıllarında toplum üzerinde büyük etki yaratan, uzantıları günümüzde de devam eden “Şapka İnkılâbı” konusunda, bu tasavvuf ehlinin takipçileri ve sosyal çevresinin üretmiş olduğu bir husustur.

Bu hadise ile ilgili tespitimiz şu şekildedir: “Şapka İnkılâbı”ile ilgili olarak Hacı Ferşad Efendi (1866-1929) ile Mustafa Kemal Paşa’nın Trabzon’da iki kez görüştüğü ve tartıştığı ifadeleri Çaykara ve çevresinde bugün bile yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu konuyla ilgili böyle bir diyaloğun gerçekleşmiş olması ihtimal dışıdır. Çünkü Atatürk Trabzon’a üç kez gelmiştir. İlki 15-17 Eylül 1924, ikincisi 27-29 Kasım 1930 sonuncusu da 10-12 Haziran 1937 tarihlerindedir. Şapka İnkılâbı ile ilgili süreç ise 24 Ağustos 1925 tarihinde Atatürk’ün Kastamonu gezisiyle başlamış, 25 Kasım 1925’te 671 sayılı kanunun çıkartılmasıyla sonuçlanmıştır. Hacı Ferşad Efendi’nin ölüm tarihi 3 Eylül 1929 ve Atatürk’ün Trabzon’a ilk gelişi Şapka İnkılabından önce 15 Eylül 1924, ikinci gelişi de Ferşad Efendi’nin ölümünden sonra 27 Kasım 1930 olduğuna göre tarihler arasındaki uyuşmazlık böyle bir söylemi boşa çıkarmaktadır.

Atatürk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliğine kapılmamalıyız.

Üçüncü konu ise tam bir gaflet ürünüdür. Değil ise dalalet ya da hıyanettir. Bugün bazı hemşerilerimiz, maalesef etraflıca düşünmeden, araştırmadan ve muhakemeye tabi tutmadan bir böbürlenme aracı olarak Çaykara’dan iki Cumhurbaşkanı çıkmıştır diyerek; Birinci Dünya Savaşı, İstiklâl Savaşı Gazisive Türkiye Cumhuriyeti’nin 5. Cumhurbaşkanı Ataköylü hemşerimiz Cevdet Sunay’ın yanına Türklüğün en büyük düşmanı Makarios’u koyabilmektedir. Zaman zaman bu konu özel sohbetlerde Çaykaralıları eleştirmek, incitmek ya da alt etmek için maksatlı olarak da kullanılmaktadır. İster hava atmak, isterse hicvetmek amaçlı olsun, aslı ve temeli olmayan bu ifadeyi kullanmak son derece yanlış ve sakıncalıdır.

1913 Kıbrıs/Baf doğumlu ve asıl adı Mikhail KhristodolousMouskos olan bu kişi, 1950’de Başpiskopos olup Kıbrıs Rumlarının ruhani liderliğine seçildikten sonra Makarios III”unvanını kullanmaya başlamıştır. 64 yıllık (1913-1977) ömrünün ağırlıklı bölümünü Kıbrıs Türklüğünün aleyhinde kullanan bu isim, 1960 yılında Türk ve Rumların ortaklığında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu Cumhurbaşkanıdır. Kıbrıs’ı Yunanistan’a katmayı hedefleyen ENOSİS fikrinin yılmaz savunucusu olan bu zatın Çaykaralılıkla hiçbir ilgisi yoktur. Ne Çaykara’da doğmuş, ne de kökleri buraya dayanmaktadır. 1913 yılında köylü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geleMakarios, küçük yaşlarda annesinin kaza süsü verilen(!) evlerinin önündeki su kuyusuna düşüp ölmesi üzerine kilise yetimhanesine verilir ve bundan sonraki yaşamı tamamen ruhban hayatı içerisinde sürüp gitmiştir. Ta ki,siyasete girinceye kadar…

Yani hayatının hiçbir döneminde yolu Çaykara’dan geçmemiştir.

Bir cehalet söylemi olarak beliren ve milli şuur yoksunu kişilerce dillere pelesenk edilen bu konuyla ilgili olarak söyleyeceğimiz son söz fikri ve vicdanı hür olan ve milli hassasiyeti yüksek olan Çaykaralıların ortaya çıkartmış olduğu şu örnek tavırdır:

1974 yılında gerçekleştirilen “Barış Harekâtı” sonrası Kıbrıs’a göç eden Çaykaralı köylüler, yanlarında götürdükleri eşyalar arasında sembolik amaçlı “mezar taşları” da bulundurmuştur. Bunları niye taşıyorsunuz sorusu sorulduğunda verilen cevap “dedelerimiz de buradaydı!şeklinde olmuştur. Bu zekice cevap, içerisinde hem dini hem de milli kimliği muhafaza ettiği gibi, aynı zamanda uluslararası hukukun tartışmaları içinde hâlâ yer alan bir konuya (Türkiyeli Göçmenler Meselesi) refleks oluşturma çabasını da yansıtmaktadır.

İşte gerçek Çaykaralı zekâsı, irfanı ve feraseti.

Bu irfan ve ferasetin oluşumuna ilmiyle Çaykara insanını aydınlatan Paçanlı Bilal Efendi (Ölümü 1791), Karaçamlıİsazade Hacı Salih Efendi (Ölümü 1811), Ataköylü Bakkalzade Hüseyin Sabri Efendi (Ölümü 1921), TaşörenliHudekzade Numan Vehbi Efendi (Ölümü 1922), YeşilalanlıKumkumzade Hacı Hafız Ahmet EfendiAkdoğanlı Hacı Hasan Efendi (Yavuz) ve onların çağdaş takipçileri Prof. Dr. Bekir Topaloğlu (Taşçılar), Prof. Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu(Karaçam), Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz (Akdoğan), Prof. Dr. Arif Yıldırım (Yeşilalan), ProfDr. Mehmet Okuyan (Yukarı Kumlu) ve ismini sayamadığımız pek çok âlim katkı yapmıştır. Bu âlimlerin varlığı ve eserleri yukarıda ele alınmış konularda ve pek çok hususta yol gösterici durumdadır. Çünkü onların benimsemiş olduğu yol, akılla imanı buluşturmakta ve insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkartmaktadır.

Eğer “Çaykara Rönesansı  gerçekleştirmek istiyorsak doğru bilginin, yani bilimsel olanın peşinden koşmalıyız. Başka bir ifadeyle kulaktan dolma bilgiye iltifat etmemeliyiz.Hayatın içerisinde de akılla bilgiyi bir arada tutabilmeliyiz.

Bunun yapılması durumunda başka bir şeye ihtiyaç olmasa gerek…

Prof. Dr. Hikmet Öksüz

Karadeniz Teknik Üniversitesi

error: Content is protected !!