Çaykara Kültür Sanat ve Yayıncılık Ltd. Şti

Köksal İbrahimağaoğlu’nun Kaleminden Hatice Halanın Acı Hikayesi

Köpekler havlıyor, köpekler huysuz,

Havada can sıkıcı bir rüzgâr,
Havada bir gariplik var, bu koku da ne?
-Yangun!
-Aman Allahum ev yanayu!
-Kakun kakun, ev yanayu!
-Fevzi, Mohame, İbrahim çabuk kakun!
-Sığırlar!, koyunlar!
-Ağır kapisini açun, sığırları çözün!
-Kakun, kaçun!

**
Yangın birden “merekten” başlayarak sardı evi.
Çocukların odasının yanından.
Alevler, dumanlar, yapraklar gökyüzüne yükseliyor.
Korku salıyor etrafa, pencerelerdeki çevre köy çocuklarına: ” Boğarım! Sizin evi de yakarım!”
**
Gece boyunca bütün köy seferber oldu…
Zaman geçtikçe, gün ışıdıkça umutlar azalıyordu.
Hatice Hala hariç,
-Çıkmışlardır.
-Fevzi’yi gördüm.
-Kardeşlerini kurtarmak için tekrar eve girdi.
-Beki da hau yana gitti, yok bu yana.
İnanılır gibi değil.
Umutla, telaşla, sabah olana kadar dağ taş arandı.
Nafile.
İnsan mı, su mu dayanır bu yangına, bu rüzgara, bu kara dumana?
**
Derken alevler durulur, dumanlar azalır.
Günlerce geçmeyecek et kokusu.
Günle birlikte yüreği dağlayan ölüm gerçeği çıkar ortaya.
Ayrılır yavrular bir yatakta.
Uçmağa varırlar.
Bu ne hicrandır!
**
Evleri ev yapan nedir?
İçinde yuva kurduğumuz, huzur bulduğumuz, kendimizin dediğimiz evler ses olmadan olur mu?
Sessiz ev mi olur?
Çocuk sesi, inek sesi, koyun sesi, tavuk sesi, köpek sesi, kedi, fare sesi olmayan ev mi olur?
Bu evde bütün sesler kesildi gün ışımasıyla.
Yerini, yürek dağlayan ağlamalar ve bütün köyü, Çaykara’yı hüzne boğan acı bir salâ sesiyle:
Üç oğulla bir ananın ölümüne bıraktı.

**
Belki aklını kaçırmadı ama,
Misafir gibi dolaştı uzun süre.
Dile kolay üç oğul!
Yalnız evi değil yuvası yandı.
Bütün hatıraları yandı.
Biriktirdiği bütün umutlar, hayaller bir yangınla kül olup vahşi bir rüzgarla havaya karışmıştı.
**
Özlemek, büyütür içindeki sevgiyi, yangını.
Kavrulmuş yüreğini bir şey kıpırdatabilir mi?
Atabilir mi, kovabilir mi, unutabilir mi, alışabilir mi yokluklarına?
Çaresiz taşıyacak bu sızıyı.
Şikâyetçi mi?
Hayır!
Garip bir mahcubiyetle dolaştı.
Şaşkın, çaresiz, savunmasız, bir çocuk gibi teslim olmuştu: “Kader” böyle yazmıştı yazıyı.
**

Gözleri sürekli yol gözlerdi:
İbrahim küçüktü,
“Mohame” ortanca.
Ama Fevzi büyüktü.

Fevzi’den umudunu hiç kesmedi.
Çıkıp gelecek bir yerden.

Ama nerden?
**
Hüznü gün geçtikçe koyulaşıyordu.
Gözünü yumunca yanına gelen evlatları, gözünü açınca kayboluyordu.
Ateşe bakamaz olmuştu. Sıcağa dayanamaz olmuştu.
Gün ışığına da bakamaz olmuştu.
Sürüklene sürüklene, tutuna tutuna bir müddet böyle geçirdi günlerini.
**
Yitirdiklerinin tarifsiz acısını dindirecek, bir serinlik, bir nefes bir ışık olacak bir şey!
Yeni bir şey lazım, yeniden başlamak, unutabilmek, acıyı hafifletebilmek mümkün mü?
Bir hayat arkadaşı, kardeş, can yoldaşı bulunabilir mi?
Allahtan umut kesilir mi?
Rızasıyla eşini evlendirir…
Aliye Yenge: Selvi boylu, güzel, mert ve güçlü. Yarasını saracak derdine derman olacak gelin gelmiştir. Ev, yuva yeniden inşa ediliyordur.
Güzel günler yakındır.

**
Fevzi’den umudunu hiç kesmemişti. Dönecek bir yerden…
İlk çocuk gelir dünyaya: Fevziye
Ardından İlmiye,
Ardından Hatice,

Ardından Melek gelir Hatice Halaya Aliye Yengeden gelir.
**
Muhammet sınıf arkadaşımdı. Hatice Hala ile her görüştüğümüzde gözleri dolardı.
“Muhammedim de Köksal kadar olacaktı” demesin diye görünmemeye çalışırdım ona.
Umut, sevinç, üzüntü…
Karışık duygularla bu kez bir erkek çocuk gelir dünyaya.
Muhammet ismi verilir çocuğun adı.
İçindeki o yangına bir nebze olsun su serpilmişti. İçindeki sessizliğe ses geldi.
Buğulu dünyasının penceresinden “Mohame” gülümsedi.
Ardından
İbrahim…
-Ey kurban olduğum Allah aha Muhammed’im, aha İbrahim’im.
Evlatları bağışlanmıştır Hatice Halanın.
Gözbebeklerinden sakındığı evlatları şimdi başka, asil bir anadan başka bir görünümle gelmişlerdi dünyaya.
Kokusunu unuttuğu yavrularının kokularını aradı bu çocuklarda. Sarıldı hasretle, sırtında taşıdı köy yayla demeden.
Ey güzel Allah’ım sen ne büyüksün!

**
Zerre sonradan görmelik bulamazsın hiçbir yerinde.
Süt gibi beyaz, toprak gibi mümbitti.
Berrak bir yorgunluk ve olgunlukla hayatını sürdürdü.
Sesli güldüğüne rastlamadım.
Dingin, sakin, uyumlu, mahzun ve tedirgindi.
Sızıyla dalaşırdı hep.
Ne olursa olsun dün ölmüşler gibi hüzün eksik olmadı yüzünden.
**
“Kader” böyle yazmıştı yazıyı.​
-Çok şey gördü.
Bu cümledeki kelimelerin anlamlarını belki hayal edebiliriz.
Çekebilir miydik?
Bilemiyorum.
Allah ona metanet bağışladı.
Başka anadan öz evlatlar bağışladı.
Kurban olduğum Allah’ım! Çekilmez derdine derman olan, öz evlattan daha öz evlatlık yapan Aliye Yenge’nin çocuklarına Allah’tan sabır, Hatice Halama gani gani rahmet diliyorum…

OLAYIN ÖZETİ:

1979 yılında Çaykara’nın Şahinkaya köyünde geçer. Rüzgarlı bir hava vardır. Hatice hala daha ilkokul çağındaki oğulları Fevzi, Muhammet ve İbrahim’i alarak yatarlar. Kocası aşhanada bir misafirleriyle sohbet halindedir. Bulundukları evleri Hatice halanın yattığı odanın altıdan yanmaya başlamıştır. Hatice hala odaya sinen duman kokusunu araştırmak üzere oğullarıyla birlikte yattığı odadan çıkar. Kocasının yanına gider. Geri dönünceye kadar ateş ve duman çocuklarının odasını sarmıştır. Yan odadaki kızlarını kurtarabilirler ama oğullarına müdahale dahi edemezler. Çocuklar sabaha kadar devam eden şiddetli rüzgarın azdırdığı yangında can verirler. Ertesi gün derin bir acıyla yanan evden topladıkları parçaları bir tabuta doldurarak defnederler. Hatice hala bu olaydan sonra aklını muhafaza ederek yaşamaya gayret eder. Kocası Mahmut amcayı evlendirip hayata yeniden tutunmak ister. Yente’den kendisine bir kardeş, kocasına bir eş alır. Adı Aliye’dir. Aliye yenge ilk dördü kız sonraki ikisi oğlan olan altı çocuk doğurur. Çocuklara yanan çocukların ismi verilir: Fevzi yerine Fevziye farkıyla. Muhammet ve İbrahim yanan çocukların isimleridir zaten. Bir de İlmiye, Hatice ve Melek gelir aileye. İki eş kardeşçe yaşarlar. Çocuklar Hatice halayı da Aliye anayı da ANA bellerler. Bir süre sonra babaları Mahmut amca bir kalp krizi sonucu vefat eder. Hatice ana baba yerine geçer bu defa. Son yirmi yılı da bu düzende yaşarlar. Üç yıl önce felç olur. Çocukları gül gibi bakarlar Hatice anaya. Ve Hatice ana ilk yavrularına kavuşur üç gün önce. Hikaye bu hikayedir.

error: Content is protected !!